1. Ana Sayfa
  2. Köşe Yazıları
  3. Art Niyetli Söylemler

Art Niyetli Söylemler

images

 

Ayşeli Polat hanımefendiden vakti gelmiş ilaç gibi bir yazı:

Son günlerde toplum olarak farklı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte farklı kafalardan farklı sesler yükselmeye, Müslümanlar için çok hassas konular farklı bakış açısıyla dillendirilip toplum vicdanını yaralayan söylemler ortalıkta cirit atmaya başladı.

“ Corona salgınının sadece bilimsel araştırmalar ve yeni teknolojik buluşlarla önlenebileceğini, bu konuda DUA’nın hiçbir etkisinin olmadığını” söyleyenler mi dersiniz, “Herkes din çalıştı, soru biyolojiden geldi” diyenler mi dersiniz, “Bir aşıyı bulamıyorsan bırak imamlığı kardeşim, devlet sana niye maaş veriyor?” diyenler mi dersiniz…

Bu yazıda bu söylemler üzerinde durup, bu söylemleri dillendirenlerin aslında karın ağrılarının başka bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Yazıya başlamadan önce bir ikazda bulunmak istiyorum. Bu yazı zannımca biraz uzun olacak. Bu yüzden şayet tamamını okuyacak vaktiniz yoksa lütfen yazıya hiç başlamayın. Müsait olduğunuz başka bir zamanda yazının tamamını okumanızı tavsiye ederim. Zira yazıyı bölük pörçük okumak, yazıda verilmek istenen mesajın layık-ı veçhi ile anlaşılmasını engelleyecektir.

Corono virüsü ülkemizde etkin bir rol almaya başladığından beri, bu garip söylemleri çevremizde sıkça duymaya başladık. Bu söylemler iyi niyetle söylenmiş söylemler olsaydı, bu yazı hiç yazılmayacaktı. Lakin bu söylemlerle, dinimizde hatırı sayılır derecede ehemmiyet arz eden bir ibadet gözden düşürülmeye, tahkir ve tezyif edilmeye çalışılıyor. Aynı zamanda bu ibadete kıymet veren kişiler de alaya alınıp, bu kişilere “kalitesiz zavallı topluluk” yaftasıyla mahalle baskısı uygulanmak isteniyor. Bir de imamların gözden düşürülmesi hadisesi var ki, o bambaşka bir iğrençlik…

Pekiyi, günlerdir dillendirildiği gibi, bir hadisenin vukuunda “DUA”nın hiç mi tesiri yok? Müslüman toplum; bilime, teknolojiye, yeni keşif ve icatlara muhalif, hiçbir gayret içine girmeden el açıp dua ettiğinde her şeyin gerçekleşeceğine inanacak kadar cühela bir topluluk mu? İmamların bu toplumun inşasında hiç mi bir katkısı olmamış? İlahiyatçı kimliğimle, bu soruların cevabını vermeye çalışacağım.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. İlk emri “OKU” olan (Alak/1); hidayet rehberi olan kitabında: “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl iz‘an sahipleri bunu anlar.” (Zümer Suresi/9), “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar.” (Fatır Suresi/28) buyurulan; hüsn-ü misal olan Peygamberinin lisanıyla: “Alimin abide üstünlüğü, benim, sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” (Tirmizi, İlim 19, (2686), “Tek bir fakih, şeytana bin abidden daha yamandır.” (Tirmizi, İlim 19, (2083) ilim ve bilimin değerini anlatan bir din, hangi ebleh bir kafayla bilme muhalif gösterilebilir? Allah aşkına herkesi insaf ve iz’ana davet ediyorum. Bu nasıl bi belahettir ki, ilk uçağı yapan Ebu Firnas, ilk ecza kitabının sahibi İbnül Baytar, dünyanın döndüğünü keşfeden Biruni, ondalık kesri bulan Gıyaseddin Cemşid, verem mikrobunu bulan Kambur Vesim, trigonometriyi bulan Battani Müslüman iken, Müslümanlar bilim ve teknolojiye karşı imiş gibi bir algı oluşturulmak isteniyor. Kimse kusura bakmasın, ben bu algıda hüsnü niyet göremiyorum.

Dua nedir? Hadiseleri şekillendirmede ne gibi bir tesire sahiptir? Bu soruları cevaplayarak konuyu izaha çalışacağım. Dua; Hayy” ve “Kayyûm” olan, her şeyin sahibi, yüceler yücesi Rabbe yakarışta bulunup O’na hâlini arz etmek; işlerini O’na havale edip Allah’ın azameti ve ulviyeti karşısında aczini itiraf et¬mek; muhabbet ve tazim duyguları içinde Allah’ın lütuf ve yardımını taleb edip şah damarından daha yakın olan Rabb ile en kestirme şekilde iletişime geçmektir. Dua, kulun Rabbiyle karşılıklı konuşması; meramını vâsıta kullanmadan arz etmesi; sınırlı, sonlu, âciz olan varlığın; sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile köprü kurması; aklın alamayacağı kadar büyük bir kâinat içinde bir zerre kadar küçük olan dünyada yaklaşık yedi milyar insandan biri olan insanın, kâinattaki en üstün varlık olmasına rağmen, Allah’ın gücü karşısında son derece aciz olduğunun bilincinde Yüce Yaratana dua ve niyazda bulunması ve acze düştüğü ne varsa Yaratıcısından istemesidir. Dua, kulun haddini bilip çaresizliğini kabul etmesi; Allah’ın yüceliğini, O’nun her şeye kadir olduğunu, Allah’ın desteği olmadan hiçbir şey yapamayacağını itiraf etmesi; hazinesinde eksik ve kusur olmayan, katında her şey mevcut olan, dilediğine sınırsız veren Rabbe iltica etmesidir.

“Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin” hadisi şerifine ittibaen, kul meşru olan her konuda, maddi ve manevi her hususta dua edebilir. Ancak bir Müslüman bilir ki, fiili dua edilmeden kavli duanın hiç bir tesiri yoktur. Yani bir Müslüman, duaya konu olan dileğin gerçekleşmesinde maddi sebepler söz konusu ise, öncelikle bunlara başvurur, gereken şartları ve sebepleri bizzat çalışarak yerine getirir, ondan sonra lisanen Allah’tan ister. Müslümanın, maddi sebeplere başvurduktan sonra yapılan samimi dua ve yönelişi Allah’ın karşılıksız bırakmayacağına dair itimadı tamdır. Hakiki hiçbir Müslüman, evlenmeden çocuk sahibi olmayı; yemesine, içmesine, sağlık kurallarına uymadan sağlıklı kalmayı; çalışmadan zengin olmayı, sınava iyi hazırlanmadan sınavda başarılı olmayı, tarlasına, bağına, bahçesine gerekli emeği harcamadan bol ürün almayı bekleyecek kadar ebleh değildir. Bunun sünnetüllâha aykırı olduğunu; Fatih’in İstanbul’u fethetmek için, gemileri karadan yürüttükten sonra dua ettiğini bilecek kadar akıl ve iz’ana sahiptir. Bununla birlikte her Müslüman Allah’ın kudretinin her şeye yettiğini, bir şeyi dilediği zaman ona “ol” demesinin yeterli olduğunu da bilir.

Mevzunun fehme takribini temin etme açısından bir fıkra anlatmak istiyorum. Fıkraya göre iki arkadaş hararetli bir şekilde tartışıyorlarmış. Arkadaşlardan biri, diğerine: “Allah isterse deveyi iğnenin deliğinden geçirir. Bunu yapmak için önce deveyi küçültür, sonra da küçülen deveyi iğnenin deliğinden geçirir.” Diyormuş. Diğeri de arkadaşına itiraz ediyor ve: “Hayır, bence deveyi küçültmez. Bunun yerine iğneyi büyültür, ondan sonra deveyi iğnenin deliğinden geçirir.” Diyormuş. Bu tartışmanın bir türlü nihayete ermeyeceğini anlayan iki arkadaş, sonunda yoldan geçen birinin hakemliğine başvurmaya karar vermişler. Yoldan ilk geçen kişiyi durdurup olayı anlatmış, bu kişiye hangisinin haklı olduğu konusunda hakem olmasını istemişler. Bu kişi de söylediği tek cümleyle tartışmaya son noktayı koymuş. Meraklı gözlerle kendisine bakan iki arkadaşa: “Allah deveyi iğnenin deliğinden geçirmeyi murat ederse, ne deveyi küçültür ne de iğneyi büyültür, o deveyi olduğu şekliyle o iğnenin deliğinden geçirir.” Demiş.

İçinde bulunduğumuz şu sancılı günlerde gerek art niyetli kişilerin, gerekse bizim mahalleden görünüp aslında mahalle sakinlerine manipülasyon uygulayan kişilerin, tartışma çıkarmak için ortaya attığı fikirler, nedense bana bu fıkrayı hatırlattı. Müslüman toplum olarak, bir problemle karşılaşıp bu problemi çözme hususunda bir çıkış yolu aradığımızda, ya deveyi küçültmek ya da iğnenin deliğini büyütmek zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyoruz. Aslında ilk bakışta bu, olması gereken bir çözüm gibi gelebilir. Lakin hadiseye ferasetli bir bakış açısıyla baktığımızda, bunun, mucizeyi akla uygun hale getirme çabasından başka bir şey olmadığını müşahede ederiz. Yani bu tartışmanın tarafları, Allah’ın kudretini derinlemesine idrak etmek için gayret göstermekten ziyade, “Eğer ben bu deveyi bu iğnenin deliğinden geçirmek zorunda kalsa idim ne yapardım?” diye düşünüp, o doğrultuda bir hareket tarzı belirlemeyi en isabetli çözüm olarak görüyor ve bunun en doğru yol olduğunu iddia ediyor. Oysa Yüce Allah’ın kuvvet ve kudretinin her şeyi ihata ettiği, gücünün her şeye yettiği, bir şeyi yapmayı murat ettiği zaman sadece “OL” emrinin kâfi geldiğini göz ardı ediyorlar. Bunun sebebi de, eşya ve hadiseye hikmetsiz bir gözle bakmaları.

Çevresine hikmet gözüyle bakan biri, muhteşem bir düzen ve intizam ile yaratılan kâinatın arkasındaki muhteşem zatı görür. Nazarı hikmet ile zinetlenmemiş kişi ise, kâinatın muhteşemliğine takılıp kalır, bu muhteşemliği var edeni bulamaz. Adeta kâinatın muhteşemliği, Allah’ın muhteşemliğine perde olur. Günümüzde vuku bulan hadiselerin sebebi de budur. Virüs sebebiyle ayarı bozulan insanlık, bilim ve teknolojinin muhteşemliğine takılıp, bu muhteşemliği var eden Zatı ikinci plana atabiliyor. “Dua ederek neyi değiştireceksiniz ki?” sorusu da hikmet nazarından mahrum gönlün lisanından çıkmış bir sözcük olarak karşımıza dikiliyor. Oysa fıkrada da geçtiği gibi, o virüsün yaratıcısı, o virüsü yokluk âlemine götürmek istese, bir sözü yeterlidir. Maalesef bu süreç, sebebe takılıp müsebbibi görmeyen nadanların tarihe altın harflerle yazıldığı bir süreç olarak zihinlere kazınacak.

Mevzuyu daha iyi anlamamıza sebep olacak bir hikâye nakletmek istiyorum. Bir genç, Bağdat’ta bir âlimin rahle-i tedrisinde 15 yıl eğitim alır. Öğrenmesi gereken her şeyi öğrendikten sonra, hocasından icazetname alır. Hocası onu, kendi memleketi olan Horasan’a müderris olarak tayin eder. Genç, Bağdat’taki son gecesinde hocasına giderek, ondan son kez dua ve nasihat talebinde bulunur. Hocası gence şöyle bir soru tevcih eder: “Evladım sen Horasanlısın. Acaba Horasan’da Şeytan var mıdır?” Genç bu soru karşısında şaşırır ve: “Efendim siz daha iyi bilirsiniz, ama Şeytan’ın olmadığı yer yok. Elbette Horasan’da da vardır.” Diye cevap verir. Hocası gence ikinci soruyu sorar: “Peki evladım, bu Şeytan size de musallat olur mu?”. Genç iyice şaşırmıştır: “Tabi Efendim. Her insana musallat olduğu gibi biz Horasanlılara da musallat olur.” Der. Hocası: “Peki evladım, şeytan size musallat olursa ne yaparsınız?” diye sorunca genç: “Şeytan vesvese verdiğinde, haset ettirdiğinde, farzları geciktirmemiz için uğraştığında, harama teşvik ettiğinde, bunları fısıldayanın Şeytan olduğunu bilir ve onunla savaşırız. Onu kendimizden uzaklaştırmaya çalışırız.” Diye cevap verir. Bunun üzerine hocası: “Peki bu mücadeleyi kim kazanır?” diye sorar. Genç: “Bazen biz kazansak da, çoğu zaman Şeytan kazanır, biz mağlup oluruz. Sonra Allah’a sığınır tövbe ederiz.” cevabını verir. Hocası: “Bak evladım, 15 yıldır benim yanımdasın. Bugüne kadar benden birçok ilim öğrendin. Sana bu son akşamda bugüne kadar öğrendiklerinden daha kıymetli bir şey öğreteyim mi?” deyince genç: “Buyurun” diye cevap verir. Âlim: “Bak evladım. Şeytan size musallat olarak ve sizi kendisiyle boğuşturarak gücünüzü zayıflatır. Zayıf düşünce de kazansanız bile mecaliniz kalmaz. Bu yüzden Şeytan ile kavga etmeyi, boğuşmayı bırakın.” Der. Genç bu sözler karşısında donar kalır. “Efendim, Şeytan’la boğuşmadan, mücadele etmeden Allah’ın emirlerini nasıl yaparız ki?” diye sorar. Hocası ise: “Evladım, gel bunu sana bir misal ile anlatayım. İki arkadaş, dost ziyareti için yola çıktığınızı farz edin. Dağları aşarken bir otlakta bir koyun sürüsü görseniz, o sürüyü bekleyen çoban köpeği sizi yabancı olduğunuz için bir tehlike olarak algılayıp size saldırmaya kalkabilir mi?” diye sorar. Genç: “Evet hocam, saldırabilir.” Der. Hocası: “Peki Evladım, köpek size saldırsa siz köpekle mi boğuşursunuz? Yoksa sürünün çobanına seslenip “Yetiş ey çoban! Köpeğine sahip çık! Bizden sana zarar gelmez” diyerek sahibini mi çağırırsınız?” diye sorar. Genç: “Elbette köpekle boğuşmayız, boğuşsak nolacak, köpek bizi parçalar. Bu yüzden çobana sesleniriz.” diye cevap verince hocası: “Doğru söyledin. Çoban köpeğe bir kere “Sus bakayım, otur, sakin ol!” dese köpek size asla dokunmaz, hatta sırtına otursanız sesini çıkarmaz. Siz de selametle yolunuza gidersiniz değil mi?” der. Genç: “Evet hocam” deyince hocası: “İşte evladım, unutma ki Şeytan da Allah’ın köpeğidir. Size saldırmaya kalktığı zaman, siz onunla boğuşup, güç kaybedip Allah için yapacaklarınızdan geri kalmak yerine, köpeği çobana havale ettiğiniz gibi Şeytan’ı da sahibine havale edin. Sahibini çağırın. O Allah, köpeğine sahip çıkar, siz de işinize bakarsınız. Ne diye Şeytan’la boğuşuyorsunuz, çağırın sahibini gerekeni yapsın. Anladın değil mi Evladım? Haydi yolun açık, ilmin bereketli, amelin ihlaslı olsun.” Diyerek genci uğurlar. Bu hikâyeye göre, bize musallat olan bütün bela ve musibetlerle cebellemek yerine, bu bela ve musibetleri sahibine havale edip yolumuza devam etmeliyiz. Yoksa tek başımıza bunların altından kalkamayız.

Gelelim “150 bin imam bir doktor etmez” diyerek kin ve nefretini kusan malum çevrelere… Öncelikle, bu vatana hizmet eden her kurum, bu millet için kıymetlidir. Bazı kurum çalışanını methedip, bazısını gözden düşürmeye çalışmak, en hafif ifade ile alçaklıktır. Çünkü bütün kurumlar, bir binayı oluşturan tuğlalar gibi bu millete hizmette yerini almış, bu vatanı koruma hususunda üzerine düşen vazifeyi bihakkın eda etmek için gayret sarf etmektedir. Diyanet çalışanları 15 Temmuz’da okuduğu salalarla, bir milleti vatan sevgisiyle sokaklara dökerken, AFAD depremde maddi ve manevi kayıp yaşayan bu milletin evlatlarının yanında yer almıştır. Ülkenin güvenliği tehlikeye girdiğinde güvenlik güçlerimiz devreye girerken, bugün bütün ülkeyi tesiri altına alan virüs belası yüzünden sağlık çalışanlarımız büyük fedakârlıklarla hasta vatandaşların canı için kendi canlarını hiçe saymaktadır. Yani ne zaman hangi kuruma iş düşüyorsa, o kurum bütün çalışanlarıyla canla başla iş başındadır. Ayrıca, imamları tahkir ederek kimse toplumdaki statüsünü yükseltemez. Zira imam; Efendimiz (as) ın mihrabının varisi, minberinin bekçisi, kürsüsünün şerefli görevlisidir. İmam; doğumumuzda kulağımıza ezan okuyup ismimizi koyan, nişanımızda, nikâhımızda, düğünümüzde yanımızda yer alan, yazın çocuklarımıza kitabını öğretip, hastalandığımızda ziyaretimize gelen, öldüğümüzde yıkayıp kefenleyip ebedi âleme uğurlayan, sevincimizi ve üzüntümüzü paylaştığımız paha biçilmez bir değerdir. Hayatımızın her ânına dokunan böylesi kıymetli bir mesleği gözden düşürmek için çaba sarf edenlerin kendileri gözden düşecektir.

Yüce Rabbimiz, milletimizi hain planlarla bölmek isteyenlere fırsat vermesin. Tez zamanda bütün hastalarımıza şifa ihsan eylesin. Memleketimizi içine düştüğü bu durumdan bir an önce kurtarsın. AMİN.

Ayşeli Polat

Yorum Yap

Yorum Yap