1. Ana Sayfa
  2. Deneme
  3. BİLİNÇSİZ DUYGULAR
Trendlerdeki Yazı

BİLİNÇSİZ DUYGULAR


İç savaşlarımızın ikincisinde miydi,
üçüncüsünde mi, iyi hatırlamıyorum, evimin bir
fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim. Benim
ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur
her zaman. Uzağa gitmediğim ve güvensizlik
duymadığım için yanıma fazla adam almamış,
pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata
binmiştim. Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir
hız istemek zorunda kaldım bir ara.
Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak
asmayan gürbüz bir küheylana binmiş iri yan
delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak için
dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at
küçük, adam bütün ağırlığı, dev cüssesiyle bir
çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At bir
yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde;
yüzüm gözüm yara bere içinde; elimden fırlamış
kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım param
parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük.
Geçirdiğim tek baygınlıktı bu. Adamlarım beni
ayıltmak için ellerinden geleni yaptıktan sonra
öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime getirmişler.

Yolda ve iki uzun saat ölü
sayıldıktan sonra kımıldamaya, soluk almaya
başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden
onu boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini
duymuş olmalı. Ayağa kaldırdılar beni ve bir
hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım.
Ama öyle belli belirsiz, öyle sürüncemeli bir
dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan çok
daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu
duygular bana ölümün yüzünü ve düşüncesini
öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki onunla bir
çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime
gelmeye başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar
bulanık, silik ve ölüydü ki, ışıktı yalnız
seçebildiğim.
come quel ch’or apre or chiude
Gli occhi, mezzo tra’I somno e I’esser desto
(Tasso)
Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi
Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.
Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı
yavaşlıkta kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm;

çünkü üstüm başım kustuğum kanlara
boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir
kurşun girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada
çevremizde tüfekler patlıyordu. Canım
dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız;
çıkıp gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi
kapıyor, uyuşmaktan, kendimi bırakmaktan haz
duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve hafif
bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı
duymadıktan başka. Rahatsızlık şöyle dursun,
uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık vardı
bunda.
Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini
bilmez olanların durumu da budur: Büyük acılar
duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına
karşı, Etienne de la Boite’ye karşı bile ben hep
böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan
bitkin düşenler, inme inenler, sara nöbeti
geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar,
bedenlerinde kıvranmaya benzer kımıltılar olur.
Bunlara bakarak onların kendilerini az çok bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları
da, bedenleri de uykudadır:

Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)
Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.
Organların uğradığı o büyük çarpılma,
duyguların düştüğü o büyük, derin uyuşma
içinde insanın kendini bile bile gücünü
sürdürebileceğine inanamam; böyle olunca
hangi düşünce onlara azap çektirecek,
durumlarının korkunçluğunu anlatıp
duyurtacak? İşte bundan ötürü pek acınacak
durumda olmadıkları kanısındayım.
Bence en dayanılmaz, en korkunç durum
uyanık olup da azap çeken bir ruhun duyduğunu
anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
kesildikten sonra işkence edilen insanların
durumuna benzetebiliriz bunu…
Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten
sonra kaslarını sıktıkları, oynattıkları görülür.
Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden hiç de izin
almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca
derimizi oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz.
Bizim olmaları için insanın bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
duyduğu acılar bizim değildir

Yorum Yap

Yorum Yap