1. Ana Sayfa
  2. Köşe Yazıları
  3. Sahi Biz Ne Yapıyoruz?

Sahi Biz Ne Yapıyoruz?

images-23
3

 

Tebük 700 km uzaktaydı. Resul-i Ekrem herkesi sefere çağırdı. Hava sıcak, yol uzun ve zahmetli olacaktı. At ve deve sırtında 700 kilometre! Üstelik gezmeye değil savaşmaya gidiliyor. Kalbinde maraz bulunanlar seferi engellemek için bahaneleri sıralamaya çoktan başlamışlardı.

“Havalar çok sıcak, bu sıcakta onca yol gidilir mi?” diyenler vardı.

“Hurmalar olgunlaşmak üzere, hasat zamanı!” diyenler vardı.

Münafıklardan biri “Muhammed Rumlar’la savaşmayı oyuncak sanıyor. Ben onun ve arkadaşlarının iplere bağlandığını görür gibiyim” diyordu. Fitne kazanları kurulmuş, bahanelerle harlanıyordu ateşi.

İlahi ikazla söndü fitne ateşleri, hevesleri kursaklarında kaldı münafıkların:

Bismillah, “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda seferber olunuz’ denilince yerinize yığılıp kaldınız; yoksa âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz?”

Ekim ayında yola çıkıp, Aralık ayında Medine’ye döndü 30 bin kişilik İslam Ordusu, yaklaşık elli gün sürdü.

Sefere katılmayanlar sırayla huzura çıkıp mazeretlerini ilettiler. Yalan söyleyen münafıklar da vardı, geçerli mazereti olan sahabeler de.

Üç sahabe vardı ki, hiçbir bahaneleri ya da mazeretleri yoktu, öylece oldukları yere yığılıp kalmışlardı. Kimi ağırdan almış ve “nasıl olsa yetişirim” deyip yola koyulmayı ertelemişti. Geride kalanlarla birlikte geride kalmışlardı.

Huzura çıkınca münafıklar gibi yalan söylemediler. Ama “hiçbir mazeretimiz yok” deyip af dilediler, nedamet ettiler.

Bu kadar zorlu bir seferde Allah Resulü’ne destek olmamışlardı. Öncesinde neredeyse bütün savaşlara katılmışlardı oysa. Maalesef Bedir gazisi de olsalar, durumu değiştirmiyordu.

Tebük seferine katılmayanlar için inen şu ayet ne ağırdır, bismillah: “… Onlardan yüz çevirin, çünkü onlar necistirler…”(tevbe, 95)

Resul-i Ekrem onları affetmedi. Selamlarını almadı. Diğer sahabeler de onlarla selamı sabahı kesti.

Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geliyor, vicdanları onları sıktıkça sıkıyordu. Gece gündüz ağlamaktan, adeta eriyen bir muma dönmüşlerlerdi.

Elli gün sürdü bu nedamet, bu yalnızlık, bu ızdırap hali. Sefer ne kadar sürdüyse o kadar sürdü, ne garip. Sonra tevbelerinin kabul edildiğine dair ayetler inince felaha eriştiler.

Allah Resul’ünün yüzünüze dahi bakmadığını bir düşünün, selamınızı almadığını ve diğer herkesin de aynı şekilde siz yokmuşsunuz gibi davrandığını bir düşünün.

Hz Ebûbekir r.anh malının tamamını, Hz. Ömer r.anh yarısını verdi sefer için. Hz Osman r.anh ordunun üçte birini donatarak en büyük yardımı yaptı…

Peki ya bizler?

Savaş techizatıyla 700 kilometre mesafeye sefere gitme imtihanında değiliz.

Elli gün ailemizden, işimizden, hayatımızdan kopup, belki hayatımızı kaybedeceğimiz bir imtihanda da değiliz.

Savaşa gitmeye, ölmeye ya da malımızın yarısını Allah yolunda harcamaya, onlarca günümüzü feda etmeye değil; mahalledeki camiye, yan odadaki seccadeye, kitaplıkta mahzun mushafa, muhtaç birinin elinden tutmaya, haram şeylerden helal şeylere gidemeyecek kadar yığılıp kalıyoruz rahat koltuklarda.

Ya geçersiz bahanelere sığınıyor, ya da bahanesizliğimizle yığılıp kalıyoruz tv karşısında.

Daha da acısı, Allah yolunda yapılacak hiçbir şey yokmuş ve kalmamış gibi yaptığımız kadarını yeterli görüyor kendi kabuklarımızda ölümü bekliyoruz…

Şimdi de bahaneler var;

“El ne der? diyenler, “işten güçten namaza fırsat bulamıyorum!” diyenler, “Muhtaçlar var ama kazancım ancak taksitlerime yetiyor” diyenler, “Benim kalbim temiz” diyenler, “erkek bayan kuaförüne gidiyorum çünkü çok güzel yapıyorlar” diyenler, “bu sıcakta oruç mu tutulur, dayanamam” diyenler, “Bu zamanda kimden borç isteyeyim, faiz maiz ne yapayım, Allah affeder inşallah” diyenler, “küfrediyorum ama hakediyorlar, bunlara ağzını bozacaksın” diyenler, “Allah Peygamber diyen Fetö’yü gördük işte, daha hiç bir vakfın derneğin kapısından girmem, hepsi aynı, camiye bile cuma olmasa gitmem” diyenler…

Bizim mazeretlerimiz geçerli mazeretler midir ya Resûlallah? Bahanesizliklerimize ne demeli, öylece olduğumuz yerde kalakalışımıza, tembelliklerimize ne demeli ya Resûlallah?

Üç sahâbe nice savaşlara katılmış olmalarına, gâzi olmalarına rağmen, bir geri duruşlarında affedilememişken, gerinin de gerisinde duran bizler affa lâyık olur muyuz yâ Resûlallah? Onların selamını almamışken, bizim selamımızı alır mısın yâ Resûlallah?

Ayet ne kadar ağır ve bir o kadar da dipdiri bize sesleniyor; Bismillah, “…yoksa âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz?”

Sâhi biz ne yapıyoruz?

Halil İbrahim

 

Biz bu yazıyı Facebook’ta paylaşınca Ayşeli Polat rumuzlu bir takipçimizden mükemmel bir cevap geldi ve o yazıyı da sizlerle paylaşmak istedik..

 

Ayşeli Polat:

Benim bu hadisede en çok etkilendiğim hususu yazmadan önce, olayın bazı ayrıntılarını paylaşmak istiyorum.

Allah Rasûlü (sav) uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Tebük seferinden Medine’ye döndüğünde geride kalanlar sırasıyla gelerek savaşa katılmama mazeretlerini bildirip, kendisinden af talebinde bulunmuşlar. Belki de bu mazeretler geçerli bir mazeret bile değil . Ama Allah Resulune bu mazeretleri sayıp dökmüşler. Ka’b (ra) kendisi de mazeret ileri sürebilecek iken, gerçeği itiraf edip, hiçbir mazereti olmaksızın Müslümanları yalnız bıraktığını söyleyerek Allah Rasûlü (sav)’nden özür dilemiş. Hz. Peygamber onunla aynı durumda olan Hilâl b. Ümeyye (ra) ile Mürâre b. Rebî (ra)’ye haklarında Allah’ın açık hükmü gelinceye kadar beklemelerini söylemiş.

Bu gelişmeyi haber alan Hıristiyan Gassân meliki haksızlığa uğradığını iddia ederek eski dostu Ka’b (ra)’ı memleketine davet edip, onu şanına layık bir şekilde ağırlayacağını bildirmiş. Ancak Ka’b (ra) bu teklifi reddedip, Allah’ın kendisi hakkında vereceği hükmü beklemeye karar vermiş.

Düşünebiliyor musunuz, bir tarafta haftalardır yüzünüze bakmayan, sizinle konuşmayan arkadaşlarınız , diğer tarafta da izzet, ikram ve itibar vadeden bir davet var. Ne zaman bu hadiseyi okusam burada durur 5 dakika düşünürüm. Kendi kendime derim ki “Resulullah yüzüne bakmasaydı, arkadaşların selamı sabahı kesseydi, tövbe etseydin kabul edilmeseydi, af dileseydin affedilmeseydin, bu sırada Hristiyan Meliki bir mektup yazıp ” Boşver sen onları! Bak yüzüne bile bakmıyorlar. Çık gel buraya ben seni karşılar hürmet ederim” deseydi, ne yapardın?” Utanırım, cevap vermem. “Giderdim” demekten korkarım. Yılandan korkar gibi, akrepten kaçar gibi korkarım. Sadece susarım.
Kendimi Ka’bın yerine koyamam, susarım.

Fakat Ka’b (ra) ne yapmış? Yapılan teklifi elinin tersiyle iterek Medine’de kalma kararlılığını sürdürmüş. Bu esnada gönülden pişmanlık duyarak Allah’a çokça tevbe ve istiğfarda bulunmuş, kendisiyle konuşmamalarına rağmen Allah Rasûlü (sav) ve onun ashâbından defalarca özür dilemiş. Ka’b (ra), mescide çıktığında her seferinde Rasul-i Ekrem’e yakın durmaya çalışıyormuş, bu esnada belki kendisine tebessüm eder diye sürekli onun çehresine bakıyormuş. Ama her defasında Peygamberimiz onunla karşı karşıya geldiğinde yüzünü çeviriyor, bakışlarını ondan kaçırıyormuş. Yolda onu gören en yakın arkadaşları bile yolunu değiştiriyormuş.

Bu halden iyice bunalan Ka’b (ra),bir gün amcasının oğlu Ebû Katâde’ye (ra) giderek: Ey Ebâ Katâde (ra), “Sana Allah için soruyorum. Sen Allah ve Rasûlü’nü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?” diye sorunca, muhatabı onun sualini duymazdan gelmiş. Cevap alamayınca sorusunu birkaç kez tekrarlamış. Ancak ondan, “Bunu Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” den başka bir cevap alamamış. Bunun üzerine yine mahzun bir şekilde oradan ayrılmış.

Kendisine sosyal boykot devam ederken Ka’b b. Mâlik (ra)’in durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha gelmiş. Peygamberimiz’in gönderdiği bir elçi, ona eşinden uzak durması talimatını getirmiş. Buna göre Ka’b (r.a.) eşini boşamayacak, ancak onunla aynı evi de paylaşamayacakmış. Bu gelişme onun sıkıntısını daha da artırmış. Ancak bu son olumsuz gelişme de onun Rasûlullah (sav)’a bağlılığını sarsamamış. O ve diğer iki arkadaşı işledikleri suçun şuurunda olarak çilelerini doldurmaya ve pişmanlık içinde Allah’a yalvarıp tevbe istiğfarda bulunmaya devam etmişler. Bu olumsuz şartlara rağmen onlar, müminlerden ayrılmak ve Rasûlullah (sav)’ı terk etmeyi hiçbir zaman akıllarından geçirmemişler.

Biz ne yapardık acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Bütün bu olumsuzluklara rağmen dimdik durabilir miydik? Hâlâ Hakkın kapısında bekliyor olur muyduk? Kendi adıma çok zor diye düşünüyorum.

Bir de şu var ki, sadece bir tek günah ile konuşmadan menedilen, selam verilmeyen, affedilmeyen insanlarla aynı cennete girmeyi hayal ediyoruz. Korkarım ki ötede sadece hayal olarak kalacak. Öyle hayat sürüyoruz ki, cennet biletimiz elimizde, af dilekcemiz cebimizde gibiyiz. Öyle eminiz ki hurilerle köşklerle karşılaşacağımıza… Koltuklarımıza gömülüp yaşamamız bundan. Allah bizi tez zamanda düzeltsin demekten başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Yorum Yap

Yorum Yap